Faydalı Bağlantılar

İzleyiciler

4 Kasım 2010 Perşembe

Siyasi Düşünce Tarihi - Cicero ve Aziz Augustine

Bu bölümde Roma İmparatorluğunun farklı iki döneminden, birbiriyle çelişkili gibi görünen ancak birbirine tamamlayan iki düşünürü ele alıyoruz. Hristiyan düşüncesinin en önde gelenlerinden Aziz Augustine ve Hristiyanlık öncesi büyük politikacı ve hatip Cicero...
tıklayın ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat


Marcus Tullius Cicero önceleri acımasız bir politikacıydı, Roma Cumhuriyeti'nin en tepedeki iki yetkilisinden biri olmuştu.
Görev başında olmadığı dönemde ise yaşamakta olan çalkantılı dünyadan yola çıkan bir politika teorisi geliştirdi.
O, devletin özel mülkiyetin bekçisi olduğu düşüncesinin öncüsüydü, ancak insanların bu dağılımda adalete yönelik bir içgüdüye de doğal olarak sahip olduklarını düşünüyordu.
Uzmanlara göre eserleri ile nesnel, hukuk devleti kavramını ortaya atmıştır...
Hristiyan düşüncesinin en büyük isimlerinden biri olan Aziz Augustine MS 354'te günümüz Cezayir'indeki

Siyasi Düşünce Tarihi - İslam düşünürleri,

MÖ 7. yüzyılda Arabistan'da İslam dini gelişmeye başladı. Diğer iki büyük tek tanrılı din yani Hristiyanlık ve Musevilikten farklı olarak başından beri dinsel olduğu kadar politik bir sistemdi İslam.
tıklayın DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat


Bazı Müslümanlara göre, ikinci halifenin önde gelen yöneticilere "sıradan insanlar gibi yaşayın" emrini vermesi demokrasinin tohumlarının atılması anlamına geliyor.
İslam imparatorluğu yayıldıkça bazı islam alimleri kutsal metinlerin demokrasiyi önerdiğini savundu, bazılarına göre ise bunlar otoriter yönetim reçetesiydi.
İslam dünyasının ilk politika düşünürlerinden biri olan Farabi onuncu yüzyılda Bağdat'ta yaşadı. Fazilet Devleti gibi eserlerinde Farabi ideal yöneticiler çok nadir olduğu için, insanların daha önceki ideal örnekleri taklit etmeye çalışmaları gerektiğini savundu.

Siyasi Düşünce Tarihi - Beşinci Bölüm: Machiavelli,

16. yüzyıl İtalyan politikacı ve yorumcusu Nicolo Machiavelli dünyanın gelmiş gelmiş en ünlü ve tartışmalı siyaset düşünürlerinden biridir.
tıklayın BEŞİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat



Daha önceki bir çok düşünürün aksine, Floransalı düşünür Machiavelli politikayı ideallere göre değil, yaşanan gerçekliğe göre tasvir eder ve politikacıları ideal davranışların yıkımları olacağı konusunda uyarır...
Machiavelli 1469'da İtalyan rönesansının kalbi olan Floransa'da doğdu. 1494'te iktidardaki Medici ailesi halk isyanıyla devrildi ve bunu sofu bir papaz olan Savonarola'nın dört yıllık teokratik yönetimi izledi.
Yeni doğan Floransa cumhuriyetine diplomat olarak hizmet eden Machiavelli, politikacıların sık sık insaf ve vicdan sınırlarını aşan tutumlarını içerden izleme fırsatı buldu.
En ünlü eseri "Hükümdar"a göre, "Hükümdar, yapacağı şeyin ahlaki olup olmadığı gibi sorularla yolundan sapmamalıydı. İktidarda kalmak için ne gerekiyorsa onu yapmalıydı."
Cicero'nun, Seneca'nın çizdiği adil, cömert ve yüce gönüllü hükümdar idealini yerden yere vurdu. Machiavelli "bu niteliklerin devlet işlerini yürütmeye, ün ve zafer kazanmaya yeteceğini zannediyorsanız, çok yanılıyorsunuz" diyordu...


Hobbes'un insan doğası hakkındaki görüşünün oldukça kötümser olduğu söylenebilir... Ona göre insanlar arzuları peşinde koşar ve ortalıkta devlet olmasa herkes birbirine düşer.
tıklayın ALTINCI BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Thomas Hobbes 16. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere'de doğdu.
Hobbes'un insanlık ve politika hakkındaki görüşlerini ortaya koyduğu başlıca eseri Leviathan'dır. 1651 yılında yazılan bu kitap, İngiliz tarihinin en alışılmadık dönemlerinden birinin ürünüdür ve ülkenin cumhuriyetle yönetildiği on bir yılı kapsar...
Hobbes sadece merkezi bir gücün otoritesi olmadan daha iyi yaşanacağını düşünen idealistleri değil, karşıtlarını yani kralların Tanrı'dan aldıkları güçle iktidar olduklarını, Kralların İlahi Yetkileri kuramını savunanları da eleştiriyordu...
Hobbes'un düşüncesinde orijinal bir yön, toplum hayatı ile zamanının doğa bilimleri arasında kurduğu paralellikti.
Hobbes'a göre devlet-hükümet olmazsa insanlar birbirlerine karşı, sürekli bir önleyici saldırganlık içinde olurdu. Çünkü kimse bir diğerinin kendilerine zarar vermeyeceğine, ellerindeki bir şeyi, mülklerini, canlarını veya özgürlüklerini almaya kalkışmayacağına emin olamazdı. Bu yüzden de en iyi savunma saldırı haline gelirdi.
Buna karşı savunulan, "haklara sahip olunan bir doğal durum fikri, güvene dayalı siyasi sözleşme fikri, bunun itaati gerektirdiği, tüm bunların devletle ilişkisi, devletin hakları kadar yükümlülükleri de olduğu fikri", günümüzdeki siyasi tablonun yapıtaşları arasında görülüyor.


Siyasi Düşünce Tarihi - Thomas Hobbes

Hobbes'un insan doğası hakkındaki görüşünün oldukça kötümser olduğu söylenebilir... Ona göre insanlar arzuları peşinde koşar ve ortalıkta devlet olmasa herkes birbirine düşer.
tıklayın ALTINCI BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat



Thomas Hobbes 16. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere'de doğdu.
Hobbes'un insanlık ve politika hakkındaki görüşlerini ortaya koyduğu başlıca eseri Leviathan'dır. 1651 yılında yazılan bu kitap, İngiliz tarihinin en alışılmadık dönemlerinden birinin ürünüdür ve ülkenin cumhuriyetle yönetildiği on bir yılı kapsar...

Onyedinci yüzyılın ortalarına doğru doğan İngiliz filozof John Locke, hükümeti ve devleti net biçimde halkın hizmetine koşan bir düşünürdür.
tıklayın YEDİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat


Kendisinden yaklaşık yarım asır önce devleti canavar benzetmesi ile mutlak iktidar sahibi bir varlık olarak tasarlayan diğer İngiliz düşünürü Thomas Hobbes'un vizyonunu paylaşmaz.
Siyaset üzerine eserlerinin üzerinden geçen üç yüz yıla rağmen Locke hala politikaya ılımlı yaklaşımın, bireysey özgürlüklere saygını ve güvenilir hükümet düşüncesinin mimarı olarak güncelliğini korumaktadır.
Bu nedenle empirik ve liberal düşüncenin babası kabul edilir.

Siyasi Düşünce Tarihi - Jean-Jacques Rousseau

Filozof ve eğitimci olan ve 1712 yılında Cenevre'de doğan Rousseau, Aydınlanma insanının en iyi örneklerinden biriydi, ancak tüm bu süreçte kendine özgü bir yeri vardı.
tıklayın SEKİZİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat


Onsekizinci yüzyıl, Avrupalı aydınları yepyeni bir düşünce tarzının etkisi altına almasına sahne oldu. Bu düşünce tarzında herşeyden önce aklın önemi vurgulanıyordu.
Sanattan politikaya, dinden toplum düşüncesine varolan tüm fikirler eleştiriliyor, gözden geçiriliyordu. Eski siyasi düzen dağılıyor, yeni bir devir başlıyordu... Ve bu dönem dünya tarihine Aydınlanma dönemi olarak geçti.
Bu aydınlar arasında en önde gelenlerinden biri Jean-Jacques Rousseau'ydu.

Siyasi Düşünce Tarihi - Liberalizm

Siyasi düşünce tarihinin en güçlü akımlarından biri olan liberalizm kaba hatlarıyla devletin, ekonomik alanda olsun, sosyal alanda olsun insanların hayatına mümkün olduğunca az müdahele etmesi talebini ortaya koyan bir düşünce ve siyasi pratiktir.
tıklayın DOKUZUNCU BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat


Çağdaş yaşamın oldukça güncel bir parçası olan bu düşüncenin kökleri ise Aydınlanma çağı İskoçyasına gider...
Buradaki düşünce hayatına damga vuran 1723 doğumlu Adam Smith, Fransızca konuşan dünyanın yıldızları Rousseau ve Voltaire'in hayranıydı, ancak onlardan farklı olarak devrimci değil.
Smith'e göre devletin devrilmesi gerekmiyordu, bunun yerine mümkün olduğunca bir kenara çekilmeliydi devlet çünkü çok müsrifti...

Siyasi Düşünce Tarihi - Marksizm

Taraftarları gözünde, hem büyük bir sosyal bilimci hem büyük bir devrimci olan, hem teoride hem de pratikte önderdir Marx; karşıtları gözünde ise çağdışı kuramları ve kışkırttığı olumsuz duygularla çağdaş hayata yönelik ciddi bir tehdit.
tıklayın ONUNCU BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat


Siyasi düşünce tarihi açısından ise Marx muhtemelen bu iki ucun arasında bir yerde...
1818'de günümüz'de Almanya içinde kalan Rheinland'da doğan Karl Marx, liberal devlet görüşünün naif bir görüş olduğu, gelmiş geçmiş tüm devletlerin sınıf baskısının araçları olduğu düşüncesindedir.
Yani bir sınıf devletin kontrolüne sahip olur ve devlet gücünü ezilen sınıflar üzerinde kendi ekonomik gücünü pekiştirmek için kullanır.

Siyasi Düşünce Tarihi - Milliyetçilik

Milliyetçilik 18. yüzyıl sonlarında özellikle Alman düşünürleri arasında, Fransız devrimi ve Napolyon'un Avrupa çapında yaydığı evrensel vatandaşlık ve akıl ideallerine tepki olarak doğdu.
tıklayın ONBİRİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat



Başlangıçta bir çok Alman düşünür Napolyon hayranıydı. Ancak zaman içinde bir çeşit askeri işgalciye dönüştüğünde Napolyon'a karşı cephe almaya başladılar.
Bir dizi düşünür, her bir ulusal kültürün, özellikle de dillerin eşsiz rolünü vurgulamaya başladı.

Siyasi Düşünce Tarihi - Yeşil düşünce ve Ekolojizm

Yeşil düşünce 20. yüzyılda insanların sadece yaşadıkları sınırlar içinde değil, kendilerini kuşatan tüm bir dünyayla etkileşim içinde olduğu görüşünün güç kazanması ile kendini gösterdi.
tıklayın ONİKİNCİ BÖLÜMÜ DİNLEYİN

Alternatif formatta oynat


Soğuk Savaş'ın sona erişi geride siyasal ideolojilerden arınmış bir dünya bırakmadı.
Boşluğu dolduranlardan biri güçlü milliyetçi ideolojiler oldu, bunun karşı kutbunda ise korunması gerekenin milletler değil tüm bir gezegen olduğunu söyleyenler yer aldı.
"Yeşil Siyasal Düşünce" isimli bir kitabın yazarı olan Andrew Dobson, "Ekolojizm" olarak adlandırdığı dünya görüşünün kendine özgü ve diğer akımlardan bağımsız bir "Yeşil" siyasal ideoloji niteliği kazandığını söylüyor.

Marksizm ve Antropoloji : Engels’i Savunurken

Marksizm ve Antropoloji: Engels’i Savunurken
Rob Sewell




Bilim yaşadığımız dünyayı anlamamıza olanak verir. Geçmişin bir tasvirini oluşturmamızı ve hatta bizzat kendi türümüzün kökenini anlamamızı mümkün kılar. Ne var ki bilimsel çalışmanın tüm alanlarında olduğu gibi, antropoloji ekolleri arasında da geçmişin nasıl yorumlanması gerektiği konusunda bir yöntem çatışması söz konusudur. Bir ekol ana hatlarıyla materyalist, evrimci yaklaşıma dayanırken, diğeri geçmişe bugünkü sınıflı toplumun önyargılarıyla yaklaşmaya çalışarak, doğal eşitsizlik, erkek egemenliği ve sınıf hakimiyeti gibi anlayışları pekiştirir.

Oportünizm ve yakın akrabaları

Oportünizmin yakın akrabaları

Yeri geldiğinde her biri üzerinde ayrı ayrı durmak gerekse de, devrimci işçi mücadelesini güçsüz düşüren oportünizm, revizyonizm, reformizm ve uzlaşmacılık gibi siyasal eğilimler arasında aslında yakın bir ilişki bulunuyor. Konunun bu yönünü kavramak zor olmasa gerek. Zira oportünist politikaların burjuva düzenle şu ya da bu düzeyde uzlaşmaya varacağı, düzenle uzlaşan siyasetlerin ise reformizme ve revizyonizme götüreceği açıktır.

Tehlikeli Bir Eğilim: Oportünizm

Marksist literatürde sıkça kullanılan kavramlardan biri olan oportünizm kelime karşılığıyla fırsatçılık anlamına geliyor. Fırsatçı yaklaşımların özellikle kapitalist toplumda yaşamın çeşitli alanlarında ve çeşitli biçimlerde karşımıza çıkan son derece yaygın bir eğilim oluşturduğunu biliyoruz. Siyasi mücadele söz konusu olduğunda da, oportünizm, aslında burjuva partilerden sol örgütlere dek tüm siyasi yapılanmalar içinde karşılaşılabilecek olan, ilkesiz ve hep kendi çıkarına yontan fırsatçı politika tarzını anlatıyor. Burjuva partilerin ve küçük-burjuva nitelikli siyasal örgütlerin sınıfsal karakterleri nedeniyle, bunların fırsatçı politik tarz sergilemelerinde yadırganacak bir taraf bulunmuyor. Ne var ki, oportünizm işçi sınıfının devrimci örgütlenme alanında baş gösterdiğinde işin rengi değişmekte ve ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Konunun üzerinde durulması gereken yönü de budur.

Liberal Demokratların Kapitalist Düşleri

Türkiye’nin siyasi yaşamına uzun süredir damgasını vuran burjuvazi içi iktidar kapışması, statükocu kanat karşısında pek çok sorunda demokratik çözümlerden söz eden liberal aydınların önemini de arttırmış bulunuyor. Sosyal ve iktisadi sistem bağlamında savundukları görüşler ne denli çelişkilerle yüklü olursa olsun, Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden farklı yönler taşıyan siyasal gerçekleri ve demokrasi sorunu, liberal aydınların varlığını gerçekten de önemli kılıyor. Oysa dünya geneline bakacak olursak, bu kesimler açısından olumsuz eğilimler sergileyen bir durum mevcut. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra rakipsiz kalan kapitalist sistemin yarattığı ideolojik iklim, burjuva aydın tabaka ve yeni okumuş kuşaklar bakımından negatif sonuçlar üretti. Çeşitli ülkelerde burjuva aydın tabaka nitel ve nicel olarak zayıflarken ve insan hakları, demokrasi savunusu gibi konularda eski duyarlılığını yitirirken, ilericilik, demokratlık ve barışseverliğin yegâne ölçütü ve garantisi olarak küresel kapitalizmin “faziletlerini” benimseyen yeni tip okumuşlar ağır basmaya başladı.
Türkiye de bu olumsuz eğilimden fazlasıyla nasibini almış durumdadır. Bizdeki liberal aydınlar arasında da bu durumun olumsuz yansımalarını sıkça görebiliyoruz. Ne var ki en başta da vurguladığımız gibi, bu topraklarda yıllardır egemen olan başka gerçeklikler de vardır ve devlet kurucu egemen bürokrasinin önemli tarihsel sorunlar çerçevesinde yarattığı tabuların yıkılmasında liberal demokratların önemli bir katkıda bulunduğu göz ardı edilemez. O nedenle liberal demokrat kesimlerin dünya genelinde sergiledikleri eğilimlerin analiziyle yetinmeyip, son dönemde Türkiye siyaset sahnesinde oynadıkları rolün olumlu ve olumsuz yönlerini titizlikle irdelemek doğru bir tutum olacaktır.

Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş Antonio Gramsci



Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ulaşılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama mücadele siyasal alanda ve askerî «hazırlık» alanında sürer. Böylelikle Hindistan’ın İngilizlere karşı siyasal mücadelesi (bir dereceye kadar Almanya’nın Fransa’ya ya da Macaristan’ın Küçük